21.10.2026
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Müslim Sarı:
- “2027 yılı bütçesinde her gün 11 milyar lira, saatte 453 milyon lira faiz harcaması yapılacak. Bu bütçe açık bir seçim bütçesidir.”
- “Kısa vadeli dış borcumuz 243 milyar dolara ulaştı; önümüzdeki bir yılda 300 milyar dolar dış kaynak bulmak zorundayız. Türkiye ödemeler dengesi kriziyle karşılaşabilir.”
- “Fon vurgununda kamu kaynağı kullanılmaması ve sorumluların örgütlü suçla yargılanması iki temel kırmızı çizgimizdir.”
- “Libya ile imzalanan Deniz Yetki Alanları Anlaşması’nın parlamentoda onaylanması Mavi Vatan için
- “Kurumsal kimliğe zarar veren tutumlar nedeniyle İBB Meclis Üyeleri Ülkü İnanlı ve Melendiz Dalyan İzgi ile Tarsus Belediye Başkanı Ali Boltaç tedbirli olarak YDK'ya sevk edildi.”
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Müslim Sarı, CHP Genel Merkezi’nde gerçekleştirilen Merkez Yönetim Kurulu (MYK) toplantısının ardından basın toplantısı düzenledi. Toplantıya Kültür ve Sanat Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak atanan Yaşar Seyman’ın ilk kez katıldığını belirterek sözlerine başlayan Sarı; ekonomideki faiz ve dış borç risklerinden 2027 bütçesine, fon vurgunu soruşturmasından Libya ve Mekke anlaşmalarına, emekli ve asgari ücret taleplerinden YDK disiplin sevklerine kadar gündemdeki tüm başlıklarda değerlendirmelerini aktardı.
CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Müslim Sarı’nın açıklamaları ve basın mensuplarının sorularına verdiği yanıtlar şöyle:
Sayın basın mensupları, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Bugün yine MYK toplantımızı gerçekleştirdik. MYK toplantımızda bir farklılık vardı. Bugün yeni bir üyemiz ilk defa toplantımıza katıldı. Sayın Yaşar Seyman, Kültür Politikalarından ve Sanat Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcımız olarak görevlendirilmişti geçen hafta bildiğiniz üzere. Bu hafta kendisi de bizim toplantılarımıza katıldı, onu belirtmek isterim. MYK toplantımız yine çok boyutlu, hem Türkiye'deki temel problemler hem parti içine dair olan problemlerle devam etti. Şöyle izah edebilirim bir defa; hem ülkenin gündemine ilişkin hem ekonomiye ilişkin, özellikle dış politikaya ilişkin yüklü bir gündem vardı bugünkü MYK toplantımızda. Bunlar uzun uzadıya ele alındı.
Ancak başlamadan önce bir iki hatırlatma yapmak isterim. Birincisi, bu hafta biliyorsunuz Muhtarlar Haftası'ydı, Muhtarlar Günü'ydü. Muhtarlar Günü'nü bu hafta kutladık. Muhtarlarımız bizim için çok önemli, çok önem veriyoruz Cumhuriyet Halk Partisi olarak kendilerine. Herhangi bir siyasal seçilmişten farklı bir yere koyuyoruz biz muhtarları. Çünkü belediye başkanları, milletvekilleri, belediye meclis üyeleri kendi oylarıyla birlikte partinin oylarıyla seçiliyorlar ama muhtarlar kendi yörelerinde, kendi mahallelerinde esas olarak kendi oylarıyla seçiliyorlar. Dolayısıyla aslında doğrudan demokrasi açısından, seçmenle seçilen arasında kurulan ilişki açısından son derece özel öneme sahip. Problemleri, sorunları var. Biz bunları sürekli gündeme getiriyoruz. Grupta da Sayın Genel Başkanımız gündeme getirdi. Yani özlük haklarından sendikalaşma, örgütlenme haklarına kadar, kendi yanlarında çalıştırdıkları insanlardan temsilciliğe kadar, kendi seçim sistemlerine kadar çok geniş eksende sorunları var. Biz bu sorunların hepsini takip ediyoruz, izliyoruz. Partimizin kurulları çalışıyor, bunları da raporlaştırıyoruz. Muhtarlarımızın yanında olduğumuzu bir kere daha dile getirmek isteriz.
Bildiğiniz üzere geçen hafta İstanbul merkezli, Kocaeli ve Sakarya'yı da etkileyen bir sel felaketi oldu. 10’a yakın yurttaşımızı kaybettik, kendilerine Allah'tan rahmet diliyoruz, kalanlara başsağlığı diliyoruz. Ciddi şekilde zarara uğrayanlar oldu. Özellikle evler, dükkânlar, iş yerleri ciddi şekilde tahrip edildi. Bunlarla ilgili tekrar geçmiş olsun dileklerimizi iletmek isteriz. Afet ve şehircilik konusunda bir kere daha sınıfta kaldık, bu bize bunu gösterdi. Her ne kadar son yılların en şiddetli yağışı olsa da esasen ciddi altyapı yetersizliklerini bu mega kentlerde bir kere daha görmüş olduk.
“FAİZ İNDİRİMİ KONUSUNDA ACELE EDİLMEMELİDİR”
Şimdi bildiğiniz üzere ekonomi bizim önemli başlıklarımızdan biri ve bu haftanın önemli verileri oldu. Bu verileri ekonomik gündemle beraber değerlendirme fırsatı bulduk. Bildiğiniz üzere yarın bir faiz kararı var Merkez Bankası'nın. Öyle anlaşılıyor ki enflasyon politikaları bakımından ve para politikası bakımından Merkez Bankası faizi 1 puan kadar düşürecek. Piyasadaki genel beklenti de bu. Ancak bu kararın ne kadar sağlıklı olduğuna ilişkin de ciddi tartışmalar var. Yurt içi talebin artacağını beklerken —biliyorsunuz önümüzdeki dönem bir seçim dönemi ve büyüme hedeflerine de baktığımızda, bütçe ile ilgili değerlendirmelere de baktığımızda— Türkiye'de yurt içi talebin artacağı bir dönem olacak. Çok ciddi jeopolitik risklerimiz var. Bildiğiniz üzere bu da petrol fiyatlarını önemli şekilde etkiliyor.
Yine aynı şekilde dünyada küresel faiz oranlarının yükseliş eğilimine geçtiği bir dönemden geçiyoruz. Yani hem ECB hem Federal Reserve hem BOJ hem İngiltere Merkez Bankası önümüzdeki dönem faiz arttıracak. Dolayısıyla küresel ölçekte de faiz artışının olduğu bir konjonktürün içine girmiş durumdayız.
Aynı zamanda piyasadaki beklentilerin de, enflasyon beklentilerinin de yüksek olduğunu biliyoruz. Her ne kadar Merkez Bankası katılımcı anketinde önümüzdeki dönem, önümüzdeki 12 ay ya da yıl sonu, 2027 sonu enflasyon beklentilerinin 23'lerde, 24'lerde olduğunu görüyorsak da 21 hedefin çok üzerinde olduğumuzu, dolayısıyla bu rakamda bile çok üzerinde olduğumuzu, kaldı ki piyasa aktörleri içinde yer alan, yer almasa bile piyasa açısından belirleyici olan, enflasyon açısından belirleyici olan hane halkına baktığımızda ve reel sektöre baktığımızda enflasyon beklentisinin çok yukarıda olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla 21 hedefe kimse inanmıyor. Kimsenin inanmadığı 21 hedef için şimdiden faiz indirimine gitmenin risklerine bir kere daha işaret etmek zorundayız.
Kuşkusuz ki bir siyasetçi faiz oranlarının yüksek kalmasını istemez. Biz de aynı şekilde yüksek faiz oranlarıyla çalışan bir ülke olsun istemeyiz. Ancak talebi kısmak istiyorsak, enflasyonu yanlış politikalarla bugün getirmiş olduğumuz yerden aşağıya indirmek istiyorsak faiz indirimi konusunda çok acele edilmemesi gerektiğini bir kere daha dikkatlerinize sunmak isterim.
“ÖNÜMÜZDEKİ BİR YILDA 300 MİLYAR DOLAR DIŞ KAYNAK BULMAK ZORUNDAYIZ”
Yine bu hafta önemli bir veri, kısa vadeli dış borç istatistikleri. Bakınız, kısa vadeli dış borç istatistikleri tarihsel olarak zirvelerinde. Her ne kadar son ay verisi biraz aşağıya doğru inmişse de 176 milyar dolar kısa vadeli dış borcumuz var. Bu, orijinal vadeye göre oluşmuş dış borç, kısa vadeli dış borç stoku. Bir de vadeye kalan gün sayısına göre hesaplamak lazım. Yani siz 366 gün vadeli bir dış borç almışsınızdır, onun orijinal vadesi 360'tır, istatistiklerde bunu 366 olarak görürsünüz, yani aslında orta vadeli bir dış borç olarak görürsünüz. 365 vadenin üzerindeki vadeler orta vade sayıldığı için... Ancak aradan 6 ay geçmiştir, vadeye kalan gün sayısı 180'e düşmüştür ama siz hâlâ onu orta vadede görürsünüz. Dolayısıyla esas ölçü vadeye kalan gün sayısına göre bakmaktır dış borç istatistiklerine. Bu açıdan baktığımızda bu rakamın 243 milyar dolar olduğunu görürüz.
Yani Türkiye önümüzdeki bir yılda, 365 günde 243 milyar dolar dış borcu çevirmek zorunda. Buna cari işlemler açığını da kattığımız zaman —ki o da yeni borçlanma demek, çünkü siz döviz basamadığınıza göre Merkez Bankası olarak cari işlemler açığı kadar parayı da yurt dışından bulmak zorunda olduğunuza göre— bunun da en az 50-60 milyar dolar olacağını düşüneceğimizden önümüzdeki bir yılda yaklaşık 300 milyar dolar parayı çevirmek zorundasınız. Yani 300 milyar dolar borçlanma yapabiliyor olmanız gerekiyor. Şimdi bu inanılmaz bir rakam. Yani Türkiye ekonomisinin 1.6 trilyon dolar olduğunu düşündüğümüzde kabaca 5'te 1'i kadar bir parayı bir yıl içinde bulmak zorunluluğundasınız. Ve bu küresel koşullarda, bu faiz oranlarında; yani daha yüksek maliyetle ve ödünç verilebilir fonlar azalıyorken... Neden ödünç verilebilir fonlar azalıyor? Çünkü büyük ülkelerin merkez bankaları faiz arttıracak. Faiz arttırınca para güvenli limanlara geri dönecek. Yani Amerika gibi, Avrupa gibi, Japonya gibi... Yani “emerging markets” dediğimiz gelişmekte olan ülkelere para akışında bir problemin olabileceği, ödünç verilebilir fonların daraldığı bir yerde siz 300 milyar dolar kaynağı bulmak zorundasınız. Şimdi bu, ekonominin hızla sıkışmakta olduğunu bize çok açık olarak gösteriyor. Buradan uyarmak istiyoruz: Cari işlemler açığı bu şekilde devam ettiği sürece önümüzdeki dönemde ciddi bir ödemeler dengesi kriziyle karşılaşabilir Türkiye. Bunu bugünden söyleyebiliriz.
Yine bütçe büyüklükleri açıklandı. Bilindiği üzere Eylül ayında bütün ayların en yüksek bütçe açığı ortaya çıktı: 532 milyar lira, yani yılın en yüksek aylık bütçe açığı. Toplam bütçe açığı da 1.8 trilyon liraya ulaşmış durumdadır ki bu tüm açığın kabaca %75'ine denk gelmektedir. Yani hem Türkiye cari işlem açığı verip yurt dışından ödünç verilebilir fonları sağlamak zorunda olan bir ülke olarak zorlanıyorken, öte yandan da bütçesinde bir açılma durumuyla karşı karşıya; yani ikiz açık veren bir pozisyondadır. Bu bir ekonomi için, özellikle seçime giden bir ekonomi için ve yine özellikle etrafında jeopolitik risklerin şekillendiği bir ülke için, hele ki Orta Doğu'da bulunan bir ülke için, hele ki ciddi yapısal ekonomik sorunları olan bir ülke için çok büyük bir problemdir. Dolayısıyla Türkiye ekonomisi hızla zorlanacağı bir konjonktüre doğru gitmektedir.
“2027 BÜTÇESİNDE GÜNDE 11 MİLYAR LİRA FAİZ ÖDEMESİ VAR”
Şimdi bilindiği üzere tam böyle bir zamanda ve böyle bir zeminde 2027 yılı bütçesi geldi. 2027 yılı bütçesi parlamentoya sunuldu. Plan ve Bütçe Komisyonu'nda görüşülmeye başlandı ya da başlanacak bugünlerde ve yıl sonuna kadar da bütçeyi görmüş olacağız. Bütçe büyüklükleri açıklandı. Şimdi bütçe büyüklükleri açıklandığında enteresan, önemli bir iki tane husus görüyoruz. Tabii çok ayrıntıya girmeden ama üzerinde düşünülmesi gereken ve önümüzdeki dönem nasıl bir bütçe politikası, nasıl bir maliye politikası ve bunun siyasi sonuçlarının neler olabileceğini öngöreceğimiz bir bütçe politikasının ipuçları var burada.
Şimdi mesela şöyle düşünelim: Önümüzdeki yıl enflasyon %21 hedef. 2027 yılında bütün kamu bütçe büyüklükleri, bütün iktisadi büyüklükler, bütün ücret zamları hep beklenen enflasyona göre, hedef enflasyona göre yapılıyor; dolayısıyla %21, ama bu %21 enflasyona karşın 2027 yılı bütçe giderleri %38 arttırılıyor. Yani neredeyse enflasyonun iki katına yakın.
Peki alt kalemlere bakalım, orada daha ilginç şeyler var: Personel giderleri %24. Ya bu kabaca aslında memurların enflasyona yakın bir ücret alacaklarını bize gösteriyor bugünden baktığımız zaman. Ama cari transferler %45. Yani enflasyonun %21 olduğu yerde cari transferleri %45 arttırıyorsunuz. Bu ne demek? Bu şu demek: Açık bir seçim bütçesi geliyor. Yani sosyal yardımlar, memur maaşları, emekli maaşları, dar gelirli kesimlere yapılacak yardımlarda —yani transfer harcamalarında— çok ciddi bir kaynak söz konusu olduğunu bize gösteriyor.
Bir başka gösterge, sermaye giderleri. Sermaye gideri ne? Kamunun yaptığı altyapı harcamaları; yol, baraj, köprü... Ne derseniz sadece %4. Yani aslında kamu, devlet diyor ki, Cumhur İttifakı diyor ki: "Biz 2027 yılında hiç altyapı yatırımı yapmayacağız, sadece %4 arttırıyoruz bunu. Enflasyon %21 ama sosyal yardım yapacağız" diyor. Yani altyapı harcaması yapmayacağız ama sosyal yardım yapacağız diyor. Bunu da enflasyonun iki katı yapacağız diyor. Yani diyor ki: "Ben bir seçim bütçesi getirdim." 2027 yılı 1 Ocak'tan itibaren bir seçim bütçesiyle karşı karşıya kaldığımız yıl olacak.
Peki faiz gideri ne kadar? %40. Yani siz personele %24 zam verirken, personel giderini %24 arttırırken —yani memura, kamu işçisine %24 civarında zam yaparken— faize %40 kaynak ayırıyorsunuz bütçede. Yaklaşık 4 trilyon lira. Bu ne kadar, ne demek biliyor musunuz arkadaşlar? Bakın:
• Ayda 331 milyar lira faiz harcaması.
• Haftada 76 milyar lira, her hafta pazartesiden pazara kadar 76 milyar lira faiz harcaması.
• Günde 11 milyar lira. Her gün sabah kalkıyorsunuz, akşam gece yatana kadar 11 milyar lira bütçeden faiz harcaması var.
• Saatte 453 milyon lira. Biz bu basın toplantısını yaptığımız süre içerisinde demek ki 453 milyon lira faiz ödemesi yaptık.
• Dakikada 7,5 milyon lira, saniyede 126 bin lira.
Yani Türkiye ekonomisi tüm zamanların —dolar cinsinden bile hesaplasanız— tüm zamanların en yüksek faiz harcamasını yapacak 2027 yılı bütçesinde ve yapmaktadır şu anda da.
Peki bu ne demek? Sadece bir karşılaştırma yapalım daha anlaşılabilir olsun diye: Türkiye'de en düşük emekli maaşı biliyorsunuz 23 bin lira civarında. Bu maaşın biz açlık sınırına çıkartılmasını istiyoruz ya, 36-37 bin lira civarına... İşte biz bu faiz ödemelerini —az önce saymış olduğum faiz ödemelerini— yapmamış olsaydık bile tek başına 2 milyon emekliyi açlık sınırından kurtarabilirdik. Yani 2 milyon emeklinin ücretlerini 23 bin liradan 36-37 bin lira seviyesine çıkartabilirdik. Sırf bu faiz ödemelerini yapıyoruz diye bunları yapmıyoruz.
Yine vergi gelirleri enflasyonun çok üstünde önümüzdeki dönem. Demek ki ciddi şekilde bir vergi tahsilatı hedefi var devletin, yani %44 gibi. Gelir vergisinde ise %57. Yani enflasyonun %21 olduğu yerde %57 gelir vergisi artış hedefi koymuşsunuz. Demek ki devlet önümüzdeki dönem tutturabildiğinden vergi alacak. Böyle bir durumla karşı karşıyayız.
“FON VURGUNUNDA KIRMIZI ÇİZGİMİZ KAMU KAYNAĞI KULLANILMAMASIDIR”
Tabii yine MYK gündemimizin önemli maddelerinden biri biliyorsunuz fon vurgunu. Hemen her hafta değerlendiriyoruz. Abant'tan beri bu konuyla ilgili bir komisyon kurduğumuzu, takip ettiğimizi her seferinde söylüyoruz. Gelmiş olduğumuz nokta burada, bizim eleştirdiğimiz çerçevenin çok az yakınında.
Yani şöyle diyelim: Biz dedik ki bu meseleyi üç boyutta ele almak zorundayız.
Birincisi: Evet, bu fonları tasfiye edelim. Evet, bu fonlarda mağdur edilmişlerin paralarını ödeyelim, bunu bir sistematiğe bağlayalım ama burada asla ve asla kamu kaynağı kullanmayalım. Evet, manipülasyon yapan, yaptığı iddia edilen kişilerin mal varlıklarına el koyalım. Evet, bunlarla ilgili hukuki süreçler başlasın, bunları soruşturalım, kovuşturalım, gerekirse tutuklayalım, hukuk işlesin. Daha bugün biliyorsunuz yeni tutuklamalar yapıldı, eyvallah. Ama bu işin sadece bir ayağı. Dolayısıyla meseleyi sadece bunun etrafında çevirmek, meseleyi küçültmek demek. Mesele bununla sınırlı değil, yani bataklıkla değil sivrisineklerle uğraşıyoruz biz. 6 tane koordinasyon kurulu toplantısı yapıldı, hep bu teknik ayrıntıları konuşuyoruz. Yani bunlar nasıl olacak? İşte İş Bankası mı yapsın, Ziraat Bankası mı yapsın, nasıl yapsın, kaç milyon üzerini tasfiye etsin, kaç milyonun altını tasfiye etsin? Bunları konuşuyoruz ama ikinci ve üçüncü ayakları konuşmuyoruz. İkinci ve üçüncü ayakları konuşmazsak bu işi tam olarak temizlemiş olmayız.
İkinci ayağı ne? Kurumsal sorumluluklar. Bu işe göz yumanlar, bu fonları denetlemekle görevli olan kurumların görevlerini yerine getirmemesi, ihmal etmesi ya da kasıtlı bir biçimde bu görevleri yerine getirmemesi. Burada istifalar oldu, biliyorsunuz, görevden almaların olması gerekir. Bütün kurumlar bakımından bu böyle, sadece SPK bakımından değil. Sadece Sermaye Piyasası Kurulu Başkanının istifa etmesi, görevden alınması ya da başka başka arkadaşların emekliye sevk edilmesi meselesi değildir bu. Orada yönetim duruyor, diğer kurumlar duruyor. Ciddi bir kurumsal çürümüşlükle karşı karşıyayız. Bunlar ortadan kaldırılmadığı sürece, işin ikinci aşamasına geçemediğimiz sürece bu birinci aşamada, sivrisinek aşamasında kalırız.
Bu da yetmez. Bir de meselenin siyasi boyutu var. Siyasi boyutunun mutlaka ortaya çıkartılması gerekir. Sayın Bakanın bildiği hâlde buralara müdahale etmeyişi ya da edemeyişi, bu kurumların tek başlarına kendi uhdeleriyle, kendi inisiyatifleriyle meseleyi görmezden gelişi mi, yoksa bunlara bu konuda telkinlerde bulunanların mı var olduğu meselesi, bunların siyasette nerede durduğu meselesi çözülmediği sürece, siyasi ayağına ilişkin bir süreç işletilmediği sürece bu meselede sivrisinek aşamasında kalırız. Dolayısıyla buraya bir türlü geçemiyoruz.
Biz burada dirhem kamu kaynağı kullanmadan —ki birinci kırmızı çizgimizdir— hareket edilmesini savunuyoruz. İkinci kırmızı çizgimiz de mutlaka sorumluların —ama bütün sorumluların, yani sadece manipülasyon yaptığı iddia edilen foncuların değil, buradaki buna göz yuman kurumların ve buna göz yuman siyasetin de— örgütlü suçla yargılanması gerektiğini düşünüyoruz. Bu da ikinci kırmızı çizgimiz, bunun mutlaka yapılması gerekiyor.
“LİBYA ANLAŞMASI TÜRKİYE’NİN ULUSAL ÇIKARLARI İÇİN YAŞAMSALDIR”
Şimdi bildiğiniz üzere değerli basın mensupları, dış politikada yoğun bir hafta yaşadık. Burada iki tane önemli gelişme oldu. Bunlardan biri, Libya ile daha önce 27 Kasım 2019'da imzalamış olduğumuz Deniz Yetki Alanları Anlaşmasının onaylanması, parlamento tarafından, Libya parlamentosu tarafından onaylanması… Bizce son derece önemlidir. Bu 7 yıllık bir süreçtir, aslında 2019'dan beri başlamış bir süreçtir. Bu anlaşmanın akabinde bildiğiniz üzere Birleşmiş Milletler tarafından tescil edilmiş bir anlaşmaya dönüşmesi 2020 yılında olmuştur ve aradan geçen 6 yıl sonra da bu anlaşma Libya parlamentosu tarafından, Temsilciler Meclisi tarafından nihayetinde imzalanmıştır. Bizce önemlidir, Türkiye'nin menfaatlerini koruyan bir anlaşmadır. Ve bu anlaşmaya katkı sağlayan, emeği geçen askerlerimize, hariciye mensuplarımıza, siyasetçilerimize buradan teşekkür ederiz.
Türkiye'nin Mavi Vatan konsepti içinde önemli bir kazanımıdır diye düşünüyoruz ve değerlendiriyoruz. Hem Libya'nın hem de Türkiye'nin ulusal çıkarlarına uygun bir anlaşmadır bu anlaşma. Bu anlaşma hukuka uygun bir anlaşmadır. Bazı tepkiler geliyor biliyorsunuz; hem Avrupa Birliği'nden hem Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nden hem Yunanistan'dan. Onlar bundan memnun olmadılar, yeni memnun olmayanlar da çıkabilir. Dolayısıyla çeşitli iddialar ortada dolaşıyor, çeşitli iddialar uçuşuyor ortada ama onların hiçbirisi doğru değildir.
• Bu anlaşma hakkaniyet ilkesine göre yapılmış bir anlaşmadır, bir kere bunu vurgulamak lazım.
• Adaların sınırlı deniz yetki alanları tartışmaları bakımından da meşru bir anlaşmadır. Türkiye'nin tezleri burada doğrudur, uluslararası hukuk tarafından da doğrulanmıştır.
• Karşılıklı kıyılar ve coğrafi gerçekliğe uygun yapılmış bir anlaşmadır.
• Birleşmiş Milletler'de tescil edildiği için de uluslararası hukuka uygun bir anlaşmadır, meşruiyeti olan bir anlaşmadır ve ilgili ülkenin parlamentosu tarafından da onaylanmış meşru bir anlaşmadır.
• Bu anlaşma Türkiye'nin Antalya Körfezi'ne sıkıştırılması projesini ortadan kaldırmış bir anlaşmadır, Sevilla haritalarını kenara itmiş bir anlaşmadır. Türkiye Antalya Körfezi'ne sığdırılamaz, sıkıştırılamaz. Bu bakımdan son derece önemlidir bu anlaşma.
• Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Yunanistan arasında bir Türk kalkanı oluşturmuştur, bu açıdan da son derece önemlidir.
Dolayısıyla Türkiye'nin içinde olmadığı hiçbir enerji denklemi artık Doğu Akdeniz havzasında hayat bulamayacaktır. Dolayısıyla bütün bu yönleriyle değerlendirdiğimizde Türkiye'nin ulusal çıkarları açısından son derece yaşamsal olan bir anlaşmadır. Bu anlaşmadan sonra bir takım siyasi baskılar olabilir, bunlarla karşılaşabiliriz; bunların geçersiz olduğu, anlamsız olduğu, taraflı olduğu biçiminde… Bunların hiçbirisini kabul etmiyoruz. Ve bu şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yöneltilecek olan bütün eleştirileri ve bütün baskıları da tarihsel sorumluluğumuz içinde muhalefet partisi olarak taşımaya hazırız. Bu süreci sonuna kadar destekliyoruz, buradan da bir kere daha ilan etmek istiyoruz.
“MEKKE ANLAŞMASI’NDAKİ 4 ÖNEMLİ RİSKİ KAYIT ALTINA ALIYORUZ”
Yine bildiğiniz üzere Mekke Anlaşması önemli bir anlaşmaydı Türkiye'nin savunma ittifakı bakımından. Bu anlaşmanın biz burada Türkiye'ye yeni bir jeopolitik alan açması açısından önemli olduğunu, Türkiye açısından yaşamsal olduğunu defalarca ifade ettik. Ama hep söylediğimiz şey bunun hukuka uygun bir biçimde onaylanmasıydı, fiilî durumların ortaya çıkmamasıydı, de facto oluşumlara izin vermeden Anayasa'nın ilgili hükümleri çerçevesinde yurt içi onaylarının alınmasıydı. Parlamentoya sevk edildiğini memnuniyetle görüyoruz. Bu anlaşmayı destekliyor olmakla beraber önemli birtakım risklerimizin olduğunu da burada defalarca söylemiştik. Bu riskleri de minimize etmek gerektiğini sorumlu bir muhalefet anlayışı içinde iktidara tavsiye ettik, ediyoruz.
Şimdi 16 maddelik bu anlaşmanın maddelerine baktığımızda bir defa 4 tane önemli unsuru burada bir kere daha kayıt altına almak istiyoruz:
Birincisi: Bir defa bu anlaşmanın en büyük riski Türkiye'yi sıcak bir çatışmanın içine çekebilme riskidir. Hele ki bugünlerde Suudi Arabistan'la Husiler arasındaki çatışma bunun en yaşamsal alanıdır. Dolayısıyla burada bir riskimizin olduğunu, sıcak bir çatışma riskimizin olduğunu bir kere daha kayıt altına almamız gerekir. Bu konuda çok dikkatli olmak gerekiyor.
İkincisi: Bu anlaşmada farklı tehdit algıları var. Yani tehdit algılaması konusunda bir uyumsuzluk ve öncelik sorunu olduğunu tespit etmemiz lazım. Ne demek istiyoruz? Şunu demek istiyoruz: NATO anlaşmasında tehdidin nereden geldiği bellidir, açıktır, belirgindir. Ancak burada üç ülkenin ortak savunma anlaşmasında, üç ülke için tehdidin nereden geldiğine ilişkin belirlilik yoktur. İslam Birlik İslamabad açısından meseleye başka bakarsınız, Suudi Arabistan başka bakar, Türkiye başka bakar. Dolayısıyla burada bir uyumsuzluk söz konusudur. Bu uyumsuzluk bu anlaşmanın niteliğini ciddi şekilde zedelemektedir. Bir saldırı olduğunda bu saldırıya karşı savunma otomatik mi olacaktır yoksa bazı onay mekanizmaları devrede olacak mıdır? Bu konu belirsiz bırakılmıştır. Burası belirsizdir ve burada bir risk vardır kanımızca. Özellikle parlamento tartışmaları zamanında, parlamentoda tartışılırken bu konular netleşmelidir, gündeme getirilmelidir.
Yine mesela bildiğiniz üzere asker gönderme, asker konuşlandırma yurt içine ve yurt dışına Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin onayında olan ve onun münhasır yetkisinde olan bir durumdur Anayasa'nın 92. maddesine göre. Ancak bu anlaşmada böyle bir durumun ortaya çıkması durumunda Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne münhasıran sağlanmış olan bu yetkinin tam olarak ihlal edilip edilmediği ya da bu yetkinin üzerine çıkılıp çıkılmadığı konusu da muğlaktır. Dolayısıyla burada da bir hukuki durum söz konusudur.
Tehdit ve saldırı konusu net değildir. Bir devletten mi gelecektir bu saldırı, yoksa paramiliter gruplardan mı? Vekalet savaşı yürütülüyor biliyorsunuz coğrafyamızda. Vekil güçlerden yapılacak saldırıları da kapsayacak mı? Bu konuda da bir muğlaklık vardır.
Ve en önemli riskimiz bence üzerinde durulması, tartışılması gereken anlaşmadaki ayrılma hakkı. Anlaşma diyor ki: Bu üç devletin yaptığı anlaşmaya yeni devletler katılabilir. Ancak bu anlaşmayı imzalamış bir devletin bu anlaşmadan çıkması için en az 10 yıl kalması zorunluluğu var. Şimdi bu egemenlik hakkına aykırıdır. Yani 10 yıl içinde siyasette çok büyük şeyler olur. Ülkelerin rejimlerinde büyük değişiklikler olur, siyasetleri değişir, jeopolitik değişir, etrafınızdaki ülkeler değişir, tehdit algıları değişir. Bütün bunlar değişirken "Yok arkadaş, sen bu anlaşmada 10 yıl boyunca kalacaksın" demek bence millî egemenliğin ruhuna aykırıdır. Dolayısıyla bunu da doğru bulmadığımızı belirtmek istiyoruz. Dediğimiz gibi bunlar parlamento zemininde tartışılacaktır ve her türlü konu gündeme gelecektir.
“ABD BÜYÜKELÇİSİ DURUP DURURKEN NEDEN İSRAİL ÇATIŞMASI AÇIKLAMASI YAPIYOR?”
Yine dış politikadan bahsederken Amerikan Büyükelçisi'nin zaman zaman bir Türkiye-İsrail çatışmasından söz ettiğini duyuyoruz. Bildiğiniz üzere Ağustos ayında İsrail jetlerinin Türkiye sınırına 35 km kadar yaklaşarak bir üssü bombaladığına şahit olduğumuzda Sayın Tom Barrack çıkıp Türkiye ile İsrail arasında bir çatışma riskinin olabileceğini ima etti. Hatta üstün körü kendince üstü kapalı bir biçimde şöyle imalarda da bulundu: "İsrail Türkiye'ye savaş açmayacak kadar akıllıdır, Türkiye de İsrail ile savaşmayacak kadar akıllıdır" gibi... Şimdi mesela yeni bir imanın da yine bu hafta olduğunu duyduk, benzer bir açıklama yaptı katıldığı bir programda. Bu bizce son derece ilginç, üzerinde durulması gereken ve değerlendirilmesi gereken bir konudur. Sayın Büyükelçi niçin durup dururken böyle bir açıklama yapmıştır? Türkiye ile İsrail arasında bir çatışma riski mi var bizim bilmediğimiz, kamuoyunun bilmesi gereken? Böyle bir çatışma riski var ise yetkili makamların kamuoyunu bilgilendirmesi gerekir, buradan talep ediyoruz. Eğer böyle bir risk varsa bu konuyla ilgili önlemler alınıyor mu? Bu konuyla ilgili neler yapılıyor, ne tür riskler var? Amerikan Büyükelçisi durduğu yer durup dururken değerlendirmeler yapıyorsa bunun arkasında ne var? Bütün kamuoyunun bunu bilmeye hakkı var diye düşünüyoruz.
“PARTİ DİSİPLİNİ ÇERÇEVESİNDE İKİ İBB MECLİS ÜYESİ VE TARSUS BELEDİYE BAŞKANI YDK'YA SEVK EDİLDİ”
Bu genel değerlendirmeler dışında yine MYK'mızın gündeminde bazı kararlar alındı. Bu kararların bir kısmını sizlerle paylaşmak isterim.
Hatırlarsanız her toplantıda ben Cumhuriyet Halk Partisi için esas unsurun Cumhuriyet Halk Partisi'nin kurumsal kimliği olduğunu söylemiştim. Cumhuriyet Halk Partisi üyesi herkesin bu kurumsal kimliğe zarar vermeden parti içi siyasal mücadeleler yapabileceğini, ancak kurumsal kimliğe zarar veren iş, eylem ve tutumların da mutlaka not edildiğini, izlendiğini ve yeri geldiğinde bununla ilgili değerlendirmeler yapılacağını söylemiştim.
Bildiğiniz üzere İstanbul'da hassas bir durum var bizim açımızdan. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde meclis grubunda Cumhuriyet Halk Partili gibi görünen, fiiliyatta Cumhuriyet Halk Partisi üyesi olan ancak Cumhuriyet Halk Partisi ile siyasal aidiyeti tam olarak örtüşmeyen, başka siyasal partilere daha çok kendilerini ait hisseden belediye meclis üyelerimiz vardı. Biz İstanbul'daki bu hassas denge sebebiyle bu konuyla ilgili tartışmaları görmezden gelip, ağırdan alıp, ayrışmanın tarafı olmamak üzere, partinin kurumsal kimliğini zedelemiş olsa bile bunlara belli bir miktar müsamaha göstermiştik.
Ancak varmış olduğumuz noktada bazı durumlar, bazı açıklamalar taşınamaz hâle gelmiştir. Dolayısıyla burada da parti disiplininin uygulanması bizim açımızdan bir zorunluluk olmuştur. Bu çerçevede iki tane Büyükşehir Belediye Meclis üyemizi bugün tedbirli biçimde kesin çıkarmayla Yüksek Disiplin Kurulu'na sevk etmiş bulunuyoruz. Bu arkadaşlarımızdan birisi İBB Grup Başkan Vekili, Büyükşehir Meclis Üyemiz Ülkü İnanlı —Tuzla üyemiz. Diğeri ise yine grup sözcümüz Melendiz Dalyan İzgi —kendisi de Sarıyer üyemiz. Dolayısıyla bu arkadaşlarımızın partiyle ilişkisinin kesilmesi için Yüksek Disiplin Kurulu'na tedbirli biçimde sevk etmiş bulunuyoruz.
Yine bir belediye başkanımız, parti faaliyetlerine katılmak yerine başka siyasal partinin faaliyetlerine katılarak kendilerini daha çok orada hissettiklerini bize gösterdiler. Biz de yine bugün böyle bir değerlendirme yaparak Tarsus Belediye Başkanımız Ali Boltaç'ı disipline sevk etmiş bulunuyoruz, yine tedbirli bir biçimde.
Bugüne dair benim değerlendirmelerim, sizlerle paylaşacaklarım şimdilik bunlar. Onun ötesinde sorularınız olursa memnuniyetle cevaplamaya çalışayım.
BASIN MENSUPLARININ SORULARI VE YANITLAR
Soru: Mehmet Uçum'un seçim tarihi ile ilgili açıklamalarının ardından Özgür Özel'in CHP'yi işaret eden bazı iddiaları olmuştu. Bu iddialara ne yanıt verirsiniz? 'CHP ile birlikte mi seçime gidecek' gibi bazı iddialar... Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Müslim Sarı: Şimdi öncelikle şunu söylemem gerekir: Sayın Uçum, Saray'da bir başdanışman, dolayısıyla aslında bürokrat. Yani siyasi kimliği olan biri değil. Elbette önemsiz biri değil, önemli biri ancak bir Saray bürokratı. Dolayısıyla Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel'in Saray'daki bir bürokratın gündeme getirdiği konuyu kesinleşmiş bir AKP kararı gibi sunup bunun üzerinden değerlendirmeler yapmasını, kendisini muhatap almasını gerçekten anlamakta zorlanıyorum. Bence Sayın Özgür Özel önce şuna karar vermeli: Kendisi bir Manisa milletvekili midir, grup başkan vekili midir yoksa bir genel başkan mıdır? Dolayısıyla bir genel başkan olarak bence muhataplarını doğru seçmesi ve söylenen her sözü kendi muhatabının sözü gibi algılamamasını tavsiye ederim, daha önce yapmış olduğum tavsiyelere ek olarak.
İkinci olarak, biz bildiğiniz üzere 2028 yılında gerçekleşecek bir seçimi bir erken seçim olarak kabul etmediğimizi söylemiştik. Bizim açımızdan 2028'de yapılmış bir seçim erken seçim değildir, dolayısıyla bunu desteklemeyeceğimizi de söylemiştik. Daha bunu kaç defa söyleyeceğiz, kaç defa dile getireceğiz bilemedim?
Üçüncü olarak, yine Sayın Özgür Özel'in akıllarının, fikirlerinin Cumhuriyet Halk Partisi'nde olduğunu da görüyorum. Yani dolayısıyla Cumhuriyet Halk Partisi'nden ayrılıp gidip yolları başka siyasal partide buluşan insanların her seferinde Cumhuriyet Halk Partisi'ni tartışmanın bir parçası gibi görmeleri, onu tartışmanın içine çekmeleri, 'Ya bizde böyle bir şey yok ama onlarda böyle bir şey var' demelerini de anlamakta zorlanıyorum. Yani muhalefete muhalefet yapmanın Yeni Parti'yi güçlendirecek bir yanı yoktur. Neticede bu, muhalefetin içindeki oyların yeniden dağıtılması anlamına gelir çabalarınızın sonucu. Dolayısıyla muhalefet çizgisinin içinde kalırsınız. Yani Cumhuriyet Halk Partisi'nden ayrıldınız, gittiniz, ayrı bir partiniz var. Artık ayrı bir partinin genel başkanı gibi, ayrı bir partinin kurmayları gibi hareket ediniz lütfen. Cumhuriyet Halk Partisi'nin politika kararları konusunda da, alınabilecek kararları konusunda da fikir yürütmelerini doğru bulmadığımı belirtmek isterim.
Soru: Sayın Sarı, şimdi Yeni Parti Genel Başkan Yardımcısı Yaşar Tüzün'ün Üsküdar'daki belediye başkan vekili seçimlerine dair aslında sizinle ilgili, şahsınıza yönelik bazı değerlendirmeleri olmuştu. Bunlara ilişkin ne söylersiniz?
Müslim Sarı: Şimdi ben bu tartışmayı da gerçekten hayretle izliyorum. Bizler Cumhuriyet Halk Partisi olarak Cumhur İttifakı'nın karşısında -özellikle yerel yönetimler bağlamında- karşılaşabileceğimiz birtakım sorunlarda birlikte hareket edebilmenin ne kadar erdemli, önemli ve doğru olduğunu her fırsatta dile getirdik. Sonuç aldığımız yerler oldu, sonuç alamadığımız yerler oldu.
Bildiğiniz üzere Belediyeler Birliği seçimi oldu geçen hafta ve biz Belediyeler Birliği seçiminde mümkün olan maksimum özveriyi gösterdik. Yani onların bize önerdiği adayı kabul etmiş olmamıza rağmen oradan da vazgeçtiler, 'Yok, biz aday çıkartacağız' dediler. 'Tamam' dedik, 'sizin çıkarttığınız adayı biz destekleyelim, sizin çıkarttığınız aday olsun, hadi biz de tüm gücümüzle bu işi destekleyelim' dedik. Sonra dediler ki: 'Ya bunlar aslında böyle diyor ama seçime gelmezler, seçimde yer almazlar.' Bizim arkadaşlarımız büyük özveriyle seçime gitti. Ayağı kırık olarak seçime giden delegelerimiz vardı bizim orada. Bakın bugün genel kurulu vardı Ekim ayı toplantısı ve o toplantı gerçekleştirilemedi.
Dolayısıyla bu iş birliği zemininin ne kadar önemli olduğunu ben her fırsatta söyledim. Yani çeşitli basın toplantılarında da bunu dile getirdim. İşte belediyelere yapılan operasyonlar vardı, bu operasyonlardan sonra belediye başkan vekilliği seçimleri oldu. Bu seçimlerde 'gelin birlikte hareket edelim' diye defalarca söyledik güçlü olduğumuz yerlerde de, zayıf olduğumuz yerlerde de. Ancak bunun tam olarak anlaşılamadığını görüyorum ben. Yani Sayın Yaşar Tüzün - ki benim mevkidaşım - gerçekten birlikte bu süreçleri olgunlukla yönettik. Sürekli arkada trafiğimiz oldu, birlikte hareket ettik, birlikte ortaklaştık birçok konuda. Ancak böyle bir açıklamayı yapmış olmasını ben gerçekten hayretle izliyorum. Yani kameraların önünde farklı konuşuyorlar, kameraların arkasında farklı konuşuyorlar; tıpkı Sayın Genel Başkanları gibi Yaşar Bey'in. Yaşar Bey aslında böyle olgunlukta bir insandı, bunu niye böyle değerlendirdi bilemiyorum. Fırça yemiş olabilir, yani bir gece mesajı almış olabilir genel başkanından, fırça da yemiş olabilir. Dolayısıyla bilemiyorum, onu kendisine sorun ama yaklaşımıyla, kameraların önündeki yaklaşımıyla kameraların arkasında süreci yürütürken yaklaşımı birbirinden çok farklı. Bunu bir kere daha ifade etmek istiyorum. Bu zehirli dilin hiçbir katkısı yoktur. Yani iş birliğini ortadan kaldıran, tam tersi iş birliğine ihtiyacımız olduğu bir zeminde ve zamanda bunun hiçbir katkısı yoktur.
Bu arada şunu da söyleyeyim: Bizim de sabrımızın bir sınırı var. Yani biz sonsuz bir biçimde ne yaparsak yapalım, her el uzattığımızda bize yumruk uzatılırken sürekli eli uzatacak değiliz. Bunun da bir sınırı var. Öyle bir yere geliriz ki artık 'Haydi herkes kendi yoluna' deriz. Dolayısıyla kimse kimseyi, kimsenin kurumsal kimliğini zedelemesin.
Soru: Efendim Türkiye'nin gerçek sorunu ve gerçek gündemiyle ilgili iki sorum olacak size. Türkiye'nin emeklilik gelirlerinde yeterliliği, finansman yapısı ve sistemi değerlendirmesi sonucu küresel emeklilik endeksi açıklandı ve Türkiye 19. sırada, en sonuncu 19 ülke arasında yer aldı. Bu konudaki değerlendirmeniz nedir? İkinci sorum da, 2026'nın 11. ayına geldik, emeklilere ve daha doğrusu asgari ücrete herhangi bir zam yapılmadı. 2027 yılında emeklilere, en düşük emekli aylığına ve asgari ücrete nasıl bir zam öngörüyorsunuz? Bununla ilgili bir çalışmanız var mı? Değerlendirmenizi almak istiyorum.
Müslim Sarı: Emeklilerin durumu ortada, yani bunun için endekslere bakmaya gerek yok. Yabancı ülke emeklilerine bakın. Şimdi internete girin, 'emekli' diye yazın arama motorlarına; Türkiye'ye ilişkin 'emekli' yazdığınızda böyle çok zor durumda olan, çok kötü görünen emeklileri görürsünüz. Ama mesela bunun İngilizce karşılığını yazdığınızda dünyanın çeşitli ülkelerinde seyahat eden yaşlı insanlar görürsünüz. Bu bile aslında ikisi arasındaki farkı çok açık olarak ortaya koyuyor. Açlık sınırının 36-37 bin lira olduğu bir yerde 23 bin liralık bir emekli aylığı kabul edilemez.
Şimdi bizim önerimiz şuydu: Biz aslında Temmuz'da bu öneriyi yapmıştık ama şimdi yeni yıla geleceğiz, arada yine enflasyon oldu, bunu da güncelleyeceğiz, revize edeceğiz. Biz Türkiye'de hiç kimsenin açlık sınırı altında ücret almasını istemiyoruz, bu bizim sıfır açlık programımız. Dolayısıyla yıl sonuna doğru bu açlık sınırının 40 bin lirayı geçeceğini hesap ederek bugün 23 bin lira olan en düşük emekli aylığının en az 40 bin lira olması gerektiğini biz politik olarak öneriyoruz. 23 bin liranın üzerinde maaş alan emeklilerin de bu şekilde intibak edilerek —yani mesela 25 bin lira alıyorsa işte 43 bin liraya doğru oransal biçimde arttırılması gerektiğine— inanıyoruz.
Asgari ücretin en düşük emekli maaşlarının en az %30 üzerinde olması gerektiğini düşünüyoruz. Dolayısıyla 1 Temmuz'da bu 45 bin lira civarındayken 1 Ocak'a geldiğimizde bunun kesinlikle ve kesinlikle 50 bin lira üzerinde olması gerektiğine inanıyoruz. Bizim parti politikamız bu yönde.
Soru: Mekke Anlaşması ile ilgili sormak istiyorum ben. MYK gündeminde de vardı. 16 maddelik bir anlaşma, bugün Dışişleri Komisyonu'na gönderildi. Siz hem jeopolitik olarak bunun önemli olduğunu ifade ediyorsunuz hem de riskler barındırdığını ifade ediyorsunuz. Genel kurulda ve Dışişleri Komisyonu'nda Cumhuriyet Halk Partisi'nin Mekke Anlaşması ile ilgili oyu ne olacak ve olası bir asker gönderme konusunda bir tezkere gelirse nasıl değerlendirirsiniz o konuyu?
Müslim Sarı: Biz Mekke Anlaşması kapsamındaki riskleri genel kurulda konuşacağız, komisyonda da konuşacağız. Bu konuyla ilgili tatmin edici açıklamalar bekliyoruz. Bununla ilgili açıklamalar ve değerlendirmeler yapıldıktan sonra biz de kendi oyumuzun rengini belirleyeceğiz. Yani baştan 'evet' ya da baştan 'hayır' biçiminde bir şey demiyoruz. Biz ilke olarak Türkiye'nin menfaatine olan, Türkiye'yi jeopolitik olarak güçlendiren her uluslararası anlaşmadan yanayız. Ancak risklerle faydalar arasında da uyumlu bir dengenin olması gerektiğini düşünüyoruz. Risklerimizi ifade ettim. Dolayısıyla parlamentoda da arkadaşlar bunlara cevap arayacaklar bu sorulara, bir genel değerlendirme ve müzakere yapılacak ve bu risklerin bertaraf edildiği ölçüde de oyumuzun rengi belli olacak. Teşekkür ederim.
Soru: Daha önce bir kurultay takvimini açıklamıştınız. 28'inde listeler asılacak. Tarih yaklaştıkça bu kurultay takviminde de bir kayma, bir erteleme olabileceğine dair bazı kulis haberleri yansıdı. Bu takvimle ilgili bir değişiklik var mı, yoksa 28'inde açıklanan takvim uygulanacak mı?
Müslim Sarı: Şu an için bir değişiklik öngörmüyoruz. Örgütlenmeden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığımız ve Hukuk İşlerinden Sorumlu arkadaşlarımızla bu süreç yürütülüyor. O takvime uygun hareket ediyoruz. 28'inde askı süreci başlayacak, 11 Kasım'da da mahalle seçimleri başlayacak. Bizim orijinal takvimimizde Aralık ayında da ilçe kongrelerinin, Ocak ve Şubat'ın ortasına kadar da il kongrelerinin yapılması planlanıyor. Şu an için takvimimizde bir aksama yok ama tabii her zaman olağanüstü şeyler olabilir. Bu takvimi biz biliyorsunuz ta Ağustos ayında, hatta Temmuz ayında öngörmüştük. Yani biz Eylül'de bu takvimi açıklayacağımızı söylemiştik, dolayısıyla ona uygun hareket ediyoruz. Yani şu anda olağanüstü bir gelişme, durum olmadığı sürece takvimde herhangi bir aksama beklemiyoruz. Henüz 28'ine de gelmedik, belki 28'inden sonra durumu yeniden değerlendiririz.
Soru: Önümüzdeki günlerde Cumhuriyet Halk Partisi'nden istifa edip Yeni Parti'ye geçen belediye başkanlarının —özellikle İzmir için sormak istiyorum— ve 6 ilçe belediye başkanının AK Parti'ye geçebileceği kulislerde konuşuluyor. Bu hakkındaki değerlendirmenizi alabilir miyim?
Müslim Sarı: Şimdi başka bir partiye geçmiş arkadaşların AKP'ye geçmiş olması benim aslında değerlendirme konum içinde değil. Çünkü artık onlar başka partinin üyeleri. Yani Cumhuriyet Halk Partisi'nden seçilmiş olsalar da siyasal aidiyetleri bakımından başka partiye geçmişler. Dolayısıyla bu önce başka parti ile olan arkadaşlarımızın sorunudur. Ancak ben yine ahlak açısından bir iki tane konuyu vurgulayayım sorunuz çerçevesinde: Bunun hiçbir şekilde kabul edilebilir olmadığını, hangi gerekçe olursa olsun kabul edilebilir olmadığını ben defaatle söyledim. Bunun bir siyasi ahlaksızlığın ötesinde kişisel ahlaksızlığa da dönüştüğünü de söyledim. Yani bir partinin oylarıyla seçilmiş olan bir belediye başkanının başka bir partiye geçmesi, hele ki karşısında siyasal olarak mücadele ettiği, bir sürü laf söylediği bir partiye geçmiş olması kabul edilebilir bir şey değildir. Bu arkadaşımızın belediye başkanlığından da istifa etmesi gerekir kanımca.
Ama tabii meselenin bir başka boyutu da bildiğiniz üzere bu arkadaşlara referans olanlarla ilgilidir. Yani bunu öneren, buna referans olan, buna kefil olan arkadaşlarımızın da bir öz eleştiri yapması gerekir. Bunu görmüyoruz siyasette. Giderek bu işin normalleşmeye başladığını da üzülerek görüyorum. Yani bu kabul edilebilir bir şey değildir. Biz bir partiden seçilmiş bir belediye başkanının başka bir partiye geçmesini normalleştiremeyiz. Çünkü öyle bir an gelir ki artık oy vermek anlamsız hâle gelir. Yani ben bir partiye oy veriyorum o belediye başkanını seçerken aynı zamanda... Ama ben o partiye oy veriyorum ama o başka oy, başka bir partiye gidiyor. Bir müddet sonra seçmen şunu düşünmeye başlar: 'Ben niye oy veriyorum? Benim oy verme eylemimin bir etkisi yok.' Çünkü oy vermenin kendisi politik bir eylem, hangi partiye oy verdiğinizden bağımsız olarak. Dolayısıyla oy verme eyleminin de anlamsızlaştığı bir yere doğru gidebilir. Bunu bütün siyasetçilerin düşünmesi gerekir. Bu belediye başkanlarını transfer eden, buna önayak olanlar da, bu belediye başkanlarının kendisi de, bu belediye başkanlarına referans olanlar da herkesin şapkayı önüne koyup düşünmesi gerekir diye değerlendiriyorum.
Soru: Peki Yeni Parti'nin Grup Başkan Vekili Sayın Murat Emir ile geçtiğimiz hafta yaptığımız söyleşide, kendisine bir sorumuz üzerine Cumhuriyet Halk Partisi ile Yeni Parti arasında ideolojik bir ayrılık aramanın absürt olduğunu söylemişti. İki gün sonra da siz İzmir'de bir basın toplantınızda iki parti arasında ideolojik bir mesele ve ayrılık yoktur dediniz. Kullanılan argümanlara bakıldığında Sayın Emir, sizlerin şahsınıza ait değil ama genel olarak Cumhuriyet Halk Partisi yöneticilerinin söylemlerini reddederken 'koltuk peşindeki muhterisler' ifadesini kullandı ve benzeri ifadeleri. Sizler de, yine o toplantıdaydı zannedersem, siyaset profesyonellerinden bahsettiniz. Biz de gördük ki bu tartışmayı dışarıdan bu tartışmayı izleyenler, aslında ortada kendinden menkul ya da münhasıran, bir aslında ideolojinin olmadığı bir tartışma gibi görüyor. Sizi tenzih ederek söylüyorum. Şimdiki konuşmanızda bile hani ideolojik bakış açısının önemine hem dış politikada hem içerideki meselelere dair vurgu yapıyorsunuz ama dışarıdan da böyle bir kişiler üzerinden ilerleyen bir tartışma gibi görünüyor. En azından son görüntü böyleydi bizim algıladığımız. Bu konuda söylemek istedikleriniz var mı acaba?
Müslim Sarı: Bence Sayın Emir aslında bir itirafta bulunmuş. Benim de tam olarak söylemek istediğim bu, katılıyorum kendisine. Şöyle ki: Yeni Partili arkadaşların Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarla ideolojik ve politik olarak nerede ayrıldıklarını bir izah etmeleri gerekir. Bence kendileri de bilmiyor. Yani Cumhuriyet Halk Partisi'nin programı, politikaları, altı ok, ideolojik ekseni, vizyonu, kurucu parti özellikleriyle geleceğe ilişkin 2. Yüzyıl vizyonundan nerede ayrılıyorlar? Ayrıldıkları bir yer yok. Dolayısıyla partiler siyaseten ideolojik, politik eksende ayrılmıyorlarsa bu ayrım yapay bir ayrımdır. Ben de tam da bunu söylemek istiyorum; yapay bir ayrılıktır bu. Ve bu, bir siyasal parti içinde yürütülmesi gereken siyasal mücadelenin bir siyasal partinin dışına çıkartılması meselesidir. Dolayısıyla bir fikirsel ayrılığımız yoksa Cumhuriyet Halk Partisi'nin ideolojisi içinde gelin Cumhuriyet Halk Partisi'nin içinde konuşalım, tartışalım, siyasal mücadele yapalım, kongrelere gidelim, kurultaylara gidelim, kendi işimizi kendimiz halledelim. Partinin dışına çıkmak ne?
Şimdi o zaman şunu sormak gerekiyor: Partinin dışına çıkmayı sağlayan motivasyon ne? Çok açıktır ki koltuk arayışı. Tam da burada aslında arkadaşların muhterisliği ortaya çıkıyor. Aslında burada muhteris olan kendileri, ihtiraslı olan kendileri; ama bunlar kifayetsiz muhteris. Dolayısıyla bir politik ayrımınız yoksa, AKP'ye karşı siyasal mücadele zemini burasıysa ve Türkiye'nin kurucu partisi burasıysa, siyaseten de yapay bir ayrım içindeysek niye bir başka partiye ihtiyaç var? Çünkü size bir genel başkanlık koltuğu lazım. Çünkü size genel başkan yardımcılığı koltuğu lazım, Parti Meclisi koltuğu lazım, il başkanlığı koltuğu lazım, ilçe başkanlığı koltuğu lazım.
Dolayısıyla koltuk arayışında olan onlar, ihtiraslı olanlar, bölücü olan da onlar. Oysa bu sorunların hepsi Cumhuriyet Halk Partisi içinde tartışılabilirdi. Biz 'kongre başlatacağız' dedik, dediğimiz tarihte başlattık. Gelip bu kongrelere katılabilirlerdi. '%90 halk desteği arkamızda' diyen bir kişi kongrelerden niye kaçsın? %90 halk desteği arkandaysa sen kongreyi yine kazanacaktın, 3 ay dişini sıkacaktın. Bir hukuki zorunluluğu yerine getiriyoruz biz burada. Hepimiz bir görev aldık ve görevi yerine getiriyoruz. Ama bunun yerine 'Ben bu mücadeleyi partinin dışına taşırım, bana bir koltuk lazım, bu kadar da vekil götürürüm, bu kadar da belediye başkanı götürürüm ama politik olarak da sizden ayrı değilim' demek de çok açık bir itiraf bence.
Teşekkür ederim arkadaşlar.
02.11.2023
31.10.2023
31.10.2023
29.10.2023
29.10.2023
29.10.2023
29.10.2023